Pazartesi, Ekim 30, 2006

When Your Smiling

Acaip özenerek:

When you're smilin'....keep on smilin'
The whole world smiles with you
And when you're laughin'....keep on laughin'
The sun comes shinin' through

Çarşamba, Ağustos 23, 2006

son yoklama

Son üç gündür - bir günü tamamen benim hıyarlığımdan kaynaklanan bir şekilde - askerlik işleriyle uğraşıyorum. Tabi son üç gündür diyince askerlik şubesinin önünde yatıp kalktığım sanılmasın, ama insan böyle zorunlu bir işle uğraşırken gününü o işin üzerine kurduğu için böyle diyebilirim sanırım.

İlk gün şubeye gitmek, dönmek ve de vesikalik fotoğraf çektirmekle geçti. Aslına bakılırsa fotoğrafçı ağabey de az ilginç bir insan değil, ama o başka bir yazının konusu. Sonraki gün başladı esasında esas sabahtan basit ve bayık dilekçe doldurma işlemlerimi hemencecik tamamlayıp sempatik ve de tombik sivil memureye teslim ettikten sonra kütüğümün olduğu şehre faks çekilmesi gerektiğini ve de cevabın iki saat kadar sonra geleceğini öğrendim, ve faksı çekecek olan memureden de bunu teyid ettim, öğleden sonra gelirsem işimin "muhtemelen" hallolacağını öğrendim.

Şubeye çok yakın olan teyzemin evine gidip, orda bir şeyler yiyip efsane avcılarını izleyerek geçirdiğim 2 saat geçirdikten sonra, şubeye dönüp, öğle tatilinin bitiminden bir yarım saat de fazladan beklemiş biri olarak cevabının geldiğini tahmin faksı sorduğumda "Oo, daha dünküler yeni geliyo İstanbul'dan, yarın gel sen." cevabını almam o kadar da şaşırtıcı olmadı açıkçası, o yüzden celallenip nerde bu e-devlet çığlıkları atmadım, tıpış tıpış evime döndüm.

Bugün sabah yine daha gelmemiş tepkileri almamak için açılışındaın bir saat kadar geç gittim şubeye, gelmişti çok şükür ben oraya gittiğimde faksım. Tabi bu sırf gelip gelmediğini anlamak için sıra numarası alıp 2o dakika beklememi engellemedi. O zamanlar bilmiyordum tabi daha 2 defa daha sıra numarası almam gerekeceğini. Bankoda yanımda kendisinin rehberliğe ihtiyacı varmış gibi duran "Rehberlik ve psikolojik danışmanlık" yeni mezununa vermiştim o sıralarda dikkatimi.

Neyse, yine bir şeyler doldurup, bir takım imzalar attıktan sonra avluya, muayene sırasına indim. Sırada önümde olan açıköğretim işletme mezunu cengaverle de muhabbete başlayıverdim. Hoşsohbet ve türlü türlü macera yaşamış biri çıktı İzzet bey, türlü türlü avropa macerasını ve de barmenlik hayatını anlattı. Bütün bunlar sayesindede muayene öncesi gerginliğini attım. Sonuçta toplum içinde daha önce soyunmamış değilim çok şükür, ama o zaman şartlar farklıydı tabi. Gavurellerde ülkemi temsilen görevimi başarıyla yerine getirmiş, alnım ak, muzaffer bir edayla çıkmıştım duştan. Ama şimdi deplasmanda değildim, sevgili yurttaşlarımla beraber soyunacaktım, ne kadar soyunacağımızı bilmemenin verdiği gerginlik sarmıştı hepimizi, tedirgindik.

Beş kişilik bir grup olarak girdik içeri. Burnumun dibindeki görevli erin çabuk soyunun çabuk temennisine, ne kadar soyunacağız sorusuyla karşılık verdim hemencecik. Tamamen! dedi, çoraplar bile kalmayacak. Haydi bismillah diyerek donu sona bırakmak üzere soyunmaya başladım; herkesin birbirini kollayarak tam da aynı anda donuna kadar soyunduğu anda; "tamam, şimdi şuraya gidin" komutuyla tamamenin, don hariç tamamen anlamına geldiğini anlayıverdik. Askerlik yapabilmek için takım taklavatın önemli olmadığı çıkarımını yaptık.

Milisaniyeler cinsinde bir zamanlamayla en erken ben soyunduğum için hemen beni tartıya yönlendirerek çocukluğumdan beri üzerinde çıkmadığım elli yıllık tartıyla tartıp, ölçüp biçerek boyumun 1.77, kilomun da 68 olduğuna karar vererek ikide sıfır isabetle 5-6 insanın oturduğu masanın önüne yönlendirdiler. Burda beni sevdiklerinden kelli sanırım bir tek bana, Fenerbahçeli olup olmadığımdan (haşa!), yeni mi mezun olduğuma kadar bir kaç soru sordular, çok normal bir ortamdaymışcasına güldük eğlendik bile. Artık çankaya'nın tontonu beyan esastırı iyice yerleştirdiğinden midir, yoksa askerden kaçma fırsatını bulan adam kaçırmazdan mıdır bilemiyorum ama hastalığın, bir sorunun var mı sorularına verdiğim yok cevaplarıma kolaylıkla güvendiler. Bunun dışında yarıçıplak adamların bir masaönünde bir takım kağıtlara damga vurdurarak ve de bu kağıtları imzalatarak ilerlemesi aslında, pek de ilgi çekici bir şey yok. Gerçi herkesin ellerini önlerinde, mahcup bir şekilde önlerine bakarak takındıkları kapıcı duruşunun yanında benim ellerimi belime koyarak süperkahraman duruşunda (elleri belinde ufka bakan bir süpermen tahayyül ediniz bu noktada) durduğumun farkına varmam, ve de acaip bir an yaşamam var ya neyse.

Nihayetinde bir de mutlu sonu var:

Aşağıda kimliği yazılı yükümlünün, 31-07-2007 tarihine kadar askerlik işlemleri yönünden bir sakıncası yoktur.

Cumartesi, Ağustos 05, 2006

frank zappa


Frank Zappa'yla 20 yıl önce, rock şarkılarındaki "zararlı" sözlerin sansürlenmesi hakkındaki bir tv programından. (CNN Crossfire)

-Is there any rock lyrics mr Zappa you've heard in the couple of last years you wouldn't want your children listening to?
-We are the world.

-It seems like you're losing the battle. Who's on your side besides the Dead Kennedy's?
-Common sense

Cuma, Temmuz 21, 2006

içimiz - dışımız

Taa eskiden Ali Nesin'in bir kitabında bahsettiği bir soru vardı, hatta şöyleydi:

Bir baba ve öz oğlu arabalarıyla yolculuk etmekteyken bir kaza geçirirler. Baba olay yerinde ölürken oğlu ağır yaralanır, ve hastaneye kaldırılır. Hastanede hemen ameliyata alınması gerekmektedir ve bunun için hastanedeki en usta cerrah çağırılır. Cerrah gelir ve de oğlanı görür görmez "Bu benim oğlum, bu ameliyatı ben yapamam" der. Oğlan cerrahın gerçekten öz oğlu olduğuna göre bu nasıl olur?


Cevap aslında basit çok, cerrah kadındır. Bu kadar basit bir hikayenin kafamızın en derin yerlerine yerleşmiş önyargıları, ayrımcılık tohumlarını afişe etmesi çok etkileyici bence. Bu soruyu yıllardır bilirim, ara sıra tanıdıklarıma da sorarım, kadın erkek daha kimsenin doğru cevabı verdiğini görmedim - ki bu insanlar arasında feminist çalışmalarla ilgilenenler de vardı.

Yeni öğrendiğim, kesinlikle bu kadar etkileyici olmasa da yine de gündelik dilden olduğu için ilgi çekici bir örnek de şu: "Adam çıldırdı ve komşularından birinin karısını öldürdü." Bu cümlede yanlış hiçbir şey yokmuş gibi duruyor değil mi? Peki ya cümle şöyle olsaydı: "Adam çıldırdı ve komşularından birinin kocasını öldürdü."

Durup dururken gelmedi tabi bunlar aklıma. Dün kütüphanede Scientific American'ın haziran sayısında Mahzarin Banaji isimli hintli bir psikologun araştırmasından bahsediyordu. (Sanırım ben bu araştırmayı daha önce de Tübitak Bilim Teknik'te de görmüş, ama sonra unutmuştum) Araştırmada insanların verdikleri tepkilerin bazılarının, bilinçli şekilde dile getirdikleri, düşündükleri şeylerin tam tersi olabileceği bulunmuş ve bunun da bilinçdışı, içsel sebeplerden olduğu söyleniyor.

Tabi ben meraklı (ve de işsiz güçsüz) bir insan olarak bugün ilk iş dün web adresini not aldığım bu araştırma neyin nesiymiş diye baktım, ve bir kaç tane testi çözerek kendi içimdeki ayırımcıyı bulmaya çalıştım. Yaptığım 3-5 testin sonucunda araplara karşı olan azcık otomatik kayırmacılığım dışında (bunun da Türkiye gibi araplara karşı önyargıların almış yürümüş olduğu bir memlekette büyümüş olan bende böyle olması ayrıca şaşırtıcı) herhangi bir ayrımcılığım olmadığını gördüm, sevindim. İçimde ne zencilere, ne şişman insanlara, ne yaşlı insanlara, ne eşcinsellere, ne de kadınlara karşı gizli bir ayrımcılık beslemiyormuşum, ne güzel. Yalnız özgür yazılımı mikrosof ürünlerine karşı da kayırmıyormuşum içsel olarak, o beni üzdü biraz. Neyse canım sağolsun, bu kadar kusur Richard Stallman'da da olur.

Salı, Temmuz 11, 2006

monsieur gainsbourg

Naaah.. You're not Reagan, I am not... Gorbachev.

mühendis ve filozof

Bir filozof ile bir mühendisi karşılıklı koyar, ellerine de birer değnek verirler. Karşılarındaki insana ulaştıklarında ona vurmalarını söylerler, ama ulaşmak için aralarındaki yolun önce yarısını, sonra kalan yolun yarısını... gitmeleri gerektiğini de eklemeden geçmezler.

Bir süre sonra mühendisin filozof çatır çutur dövdüğünü, ama felsefecinin sadece aval aval bakındığını, hiç kımıldamadığını görürler. Çok şaşırıp filozofa yaklaşırlar; neden hiç bir şey yapmadığını sorarlar. O da sürekli kalan yolun yarısını giderek karşısındaki insana ulaşamayacağını, hatta yerinden kımıldayamayacağını, bu yüzden durduğunu söyler.

Haklı bulurlar filozofu, ama bu sefer merak ederler; mühendis ne yapıyor o zaman? Mühendise yaklaşırlar, filozofa neden vurduğunu sorarlar. Cevap hemen gelir: "Yeterince yaklaştım!"

Pazar, Temmuz 02, 2006

sokayım sınav sisteminize

Çok şükür memleketimde arada güzel şeyler de oluyor:

Ösym götümü ye

Laçin'in hayal ettiği sivil itaatsizlik eylemi kadar olmasa da gençler hareketleniyor, darısı hepimizin başına.

Cumartesi, Temmuz 01, 2006

tatil

Otobüse bindim, indim, yollarda süründüm, odama yerleştim, yemek yedim, bira içtim, mahmurlaştım, maç izledim maç izledim, uykum geldi, uyudum.

Kalktım, yollarda süründüm, bi sürü yol yürüdüm de yürüdüm, yemek yedim, eğlendim, yolların bana bir hıncı varmış - daha da süründüm, arabamı özledim, bi sürü içtim, güldüm eğlendim, duygusallaştım, kafam şişti, tuvalette Fatih`le tanıştım, uykum geldi, uyudum.

Kahvaltı ettim, tavlada çok pis yendim, okuduğum kitap rahatsız etti beni, sonra mahmurlaştım, uyudum, uyandım, içki sohbeti ettim, dertleştim, dertlere ortak olmaya çalıştım, yalnız hissettim biraz, uykum geldi, uyudum.

Yine kahvaltı ettim, pinponda şerefli bir mağlubiyet aldım, türlü türlü tavlada yine ezdim, denize gittim, yüzdüm, oturdum, ne güzel yermiş lan buralar dedim kendi kendime, maç izledim, dönüp durdum, uykum bi acaipti, pek uyuyamadım.

Toparlandım, ayrıldım odamdan, yollar uzadıkça uzadı, Antalya`da sıkıldım çok, otogarda hala bunalıyorum, tanıdıklar sevdikler vardı sağolsunlar, otobüse biniyorum.

Pazar, Haziran 25, 2006

blog yazmak

Uzun süredir - ve de zevkle - arkadaşlarımın bloglarını okuduğum halde oturup blog yazmayı hiç düşünmüyordum. Açıkçası yazacağım şeyleri, mesela bir önceki blog gibi, sözlüğe yazıyordum, hayatı boyunca hemen hemen başka bir şey yazmamış biri olarak da başka bir şey yazma ihtiyacı duymuyordum. Hele hele herkese açık bir yerde hayatımdan bahsedeceğim bir şeyler yazma düşüncesini iyice garipsiyordum.

Hem sonra hayatında iki defa günce tutmaya kalkışmış ama 6 aydan fazla, o da ite kaka, yazmaya devam edememiş bir insanım; bir de onlayn olanını yazmak benim neyime diye düşünüyordum. Ama sonra Evren'in blogunda yazdığı bir şey etkiledi beni, iyi ki blogu olduğunu söylüyordu. Blogu sayesinde geçirdiği değişimleri, yaşadığı olayları; kısacası kendini ve değişimini, yaşamını gözleyebildiğinden bahsediyordu.

Blog yazmayı en azından denemem gerektiği düşündüm bunu okuyunca. Hiç kimse için yazmıyorum, sadece kendi hayatımın seceresini tutacağım gibi bir narsizm içinde değilim ama, birilerinin yazdıklarımı okuması hoşuma gider. Gerçi zaten tanıdığım insanlar dışında pek birinin okuyacağını da sanmıyorum ya. İnsanın kendi hayatı hakkında oturup düşünebilmesi için bile fazladan bir şeylere ihtiyacı olması ne ilginç.

Velhasılı kelam ben de bir şey karalamaya karar verdim en sonunda. Gerçi şimdilik pek gelecek vaat etmiyorumö aynı şeyi bir daha bir daha yazıyorum ama üzerime gelmeyin, çok acayipim bu günlerde; az uyuyorum, az yiyorum, bir şey yapasım yok. Bu tatil bana iyi gelecek.

otuz iki


Thirty two short films about Glenn Gould, filmin tam adı bu. Film adı üstünde piyanist Glenn Gould üzerine bir film. Yalnız bu film bir biyografi değil; bir insanı anlatan filmleri düşünmek bile zor geliyor aslında sürekli insanların hayatlarını anlatan filmler izlediğimizi düşününce. Film, Gould'u tanıyan insanlarla olan röportajlardan, Gould'un hayatından kesitlere; 45 saniyelik inanılmaz yoğunluklu bir müzikal sahneden, Gould'un kendi kendisiyle yaptığı bir röportaja,aslında bir nevi fikir teatisine kadar bir çok farklı türden 32 kısa filmden oluşuyor.

Gould gibi sanatçı egzantiriklerinden nasibini (fazlasıyla) almış bir adamı fikirleriyle, acaip davranışlarıyla, yanıbaşımıza getiriyor film; hayatını müzikle yaşayan bu adamı biraz olsun tanımamıza, anlamamıza vesile oluyor. Gould'un müzikle ilişkisi pek de normal bir insanınki gibi değil, gittiği her yerde, mesela kafelerdeki insan seslerinde bile müzik arayacak (ve bulacak) kadar bağlı müziğe. Filmin böyle bir insanı bu kadar başarılı bir şekilde anlatması, hele hele bunu, bir çok yönetmenin ilk başvuracağı şey olan piyano çalma sahnelerini kullanmadan yapması inanılmaz bir başarı. Daha önce çok başarılı sanatçı portreleri izlemiştim (otto e mezzo, all that jazz), lakin ilk defa bir sanatçının kendini anlatmadığı bir filmde bu kadar iyi yansıtıldığını gördüm.

Dinleyin: Glenn Gould yorumuyla Goldberg varyasyonları.

Cumartesi, Haziran 24, 2006

morning glory


ortaokul günlerimden beri hala aynı şekilde sürdürdüğüm bir alışkanlığım varsa o da bi şekilde kötü hissettiğim zamanlarda bu albümü dinlemektir sanırım. nedeninden tam emin değilim ama bu albüm beni huzurlu bir hüzün halet-i ruhiyesine sokar, özellikle de birkaç şarkısı. üzerimde acaip bir terapi etkisi olduğunu düşünüyorum bu albümün. böyle aniden ve acemice bitsin ilk blogum.

Salı, Haziran 20, 2006

yazmıcam dedim ama

gelin görün ki ben de blog yazyorum, hatta bu da ilk blogum! (gerçi bunun boyle kullanılıp kullanılmadığından da hala emin değilim) blogumda yazacağım nadir olacağını tahmin ettiğim zamanlarda okuduğum kitaplardan ve dinlediğim müziklerden bahsetmeyi planlıyorum; eh bazen de gündelik yaşamımdaki şeyleri de yazarım herhalde. genellikle çok zor yazan bi eşek olduğum icin de pek bir şey yazacağımm zannetmiyorum. ama belli mi olur, eskiden blog yazacağımı da zannetmiyodum!