Pazar, Haziran 25, 2006

blog yazmak

Uzun süredir - ve de zevkle - arkadaşlarımın bloglarını okuduğum halde oturup blog yazmayı hiç düşünmüyordum. Açıkçası yazacağım şeyleri, mesela bir önceki blog gibi, sözlüğe yazıyordum, hayatı boyunca hemen hemen başka bir şey yazmamış biri olarak da başka bir şey yazma ihtiyacı duymuyordum. Hele hele herkese açık bir yerde hayatımdan bahsedeceğim bir şeyler yazma düşüncesini iyice garipsiyordum.

Hem sonra hayatında iki defa günce tutmaya kalkışmış ama 6 aydan fazla, o da ite kaka, yazmaya devam edememiş bir insanım; bir de onlayn olanını yazmak benim neyime diye düşünüyordum. Ama sonra Evren'in blogunda yazdığı bir şey etkiledi beni, iyi ki blogu olduğunu söylüyordu. Blogu sayesinde geçirdiği değişimleri, yaşadığı olayları; kısacası kendini ve değişimini, yaşamını gözleyebildiğinden bahsediyordu.

Blog yazmayı en azından denemem gerektiği düşündüm bunu okuyunca. Hiç kimse için yazmıyorum, sadece kendi hayatımın seceresini tutacağım gibi bir narsizm içinde değilim ama, birilerinin yazdıklarımı okuması hoşuma gider. Gerçi zaten tanıdığım insanlar dışında pek birinin okuyacağını da sanmıyorum ya. İnsanın kendi hayatı hakkında oturup düşünebilmesi için bile fazladan bir şeylere ihtiyacı olması ne ilginç.

Velhasılı kelam ben de bir şey karalamaya karar verdim en sonunda. Gerçi şimdilik pek gelecek vaat etmiyorumö aynı şeyi bir daha bir daha yazıyorum ama üzerime gelmeyin, çok acayipim bu günlerde; az uyuyorum, az yiyorum, bir şey yapasım yok. Bu tatil bana iyi gelecek.

otuz iki


Thirty two short films about Glenn Gould, filmin tam adı bu. Film adı üstünde piyanist Glenn Gould üzerine bir film. Yalnız bu film bir biyografi değil; bir insanı anlatan filmleri düşünmek bile zor geliyor aslında sürekli insanların hayatlarını anlatan filmler izlediğimizi düşününce. Film, Gould'u tanıyan insanlarla olan röportajlardan, Gould'un hayatından kesitlere; 45 saniyelik inanılmaz yoğunluklu bir müzikal sahneden, Gould'un kendi kendisiyle yaptığı bir röportaja,aslında bir nevi fikir teatisine kadar bir çok farklı türden 32 kısa filmden oluşuyor.

Gould gibi sanatçı egzantiriklerinden nasibini (fazlasıyla) almış bir adamı fikirleriyle, acaip davranışlarıyla, yanıbaşımıza getiriyor film; hayatını müzikle yaşayan bu adamı biraz olsun tanımamıza, anlamamıza vesile oluyor. Gould'un müzikle ilişkisi pek de normal bir insanınki gibi değil, gittiği her yerde, mesela kafelerdeki insan seslerinde bile müzik arayacak (ve bulacak) kadar bağlı müziğe. Filmin böyle bir insanı bu kadar başarılı bir şekilde anlatması, hele hele bunu, bir çok yönetmenin ilk başvuracağı şey olan piyano çalma sahnelerini kullanmadan yapması inanılmaz bir başarı. Daha önce çok başarılı sanatçı portreleri izlemiştim (otto e mezzo, all that jazz), lakin ilk defa bir sanatçının kendini anlatmadığı bir filmde bu kadar iyi yansıtıldığını gördüm.

Dinleyin: Glenn Gould yorumuyla Goldberg varyasyonları.

Cumartesi, Haziran 24, 2006

morning glory


ortaokul günlerimden beri hala aynı şekilde sürdürdüğüm bir alışkanlığım varsa o da bi şekilde kötü hissettiğim zamanlarda bu albümü dinlemektir sanırım. nedeninden tam emin değilim ama bu albüm beni huzurlu bir hüzün halet-i ruhiyesine sokar, özellikle de birkaç şarkısı. üzerimde acaip bir terapi etkisi olduğunu düşünüyorum bu albümün. böyle aniden ve acemice bitsin ilk blogum.

Salı, Haziran 20, 2006

yazmıcam dedim ama

gelin görün ki ben de blog yazyorum, hatta bu da ilk blogum! (gerçi bunun boyle kullanılıp kullanılmadığından da hala emin değilim) blogumda yazacağım nadir olacağını tahmin ettiğim zamanlarda okuduğum kitaplardan ve dinlediğim müziklerden bahsetmeyi planlıyorum; eh bazen de gündelik yaşamımdaki şeyleri de yazarım herhalde. genellikle çok zor yazan bi eşek olduğum icin de pek bir şey yazacağımm zannetmiyorum. ama belli mi olur, eskiden blog yazacağımı da zannetmiyodum!